Çatışmanın özü, cumhurbaşkanı tarafından atanan Polonya Anayasa Mahkemesi etrafında dönüyor. Avrupa Adalet Divanı'na göre bu mahkeme AB hukukunun temel ilkelerini ihlal etti ve bağımsız veya tarafsız olarak kabul edilemez. Bu hüküm, Polonya siyasetindeki eski çatlakları açığa çıkarıyor.
Başbakan Donald Tusk liderliğindeki mevcut hükümet, Avrupa yanlısı bir rota izlediğini söylüyor. Kabinesi, Anayasa Mahkemesi'nin AB hukukuyla çelişen kararlarını tanımıyor ve Avrupa'nın son kararını müdahale zorunluluğu olarak görüyor.
Cumhurbaşkanlığı ise buna tamamen karşı çıkıyor. Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, yargı sistemindeki reformları desteklemedi. Hükümetin önceki değişiklikleri geri alma girişimleri bu nedenle engellendi.
Gerilim, önceki PiS hükümetinin en üst mahkemeler üzerinde siyasi etki kurduğu reformlardan kaynaklanıyor. Anayasa Mahkemesi burada merkezi bir rol oynadı ve daha önce Polonya anayasasının AB hukukunun üzerinde olduğunu ilan etti.
Bu tutum hükümetle doğrudan çatışıyor. Hükümet, AB değerlerinin yasal olarak bağlayıcı olduğunu ve Polonya'nın bundan kaçamayacağını öne sürüyor. Hükümete göre Polonya Mahkemesi böylece hukukun üstünlüğünü ve Polonya'nın Avrupa Birliği içindeki konumunu zayıflatıyor.
Anayasa Mahkemesi ise karşı çıkıyor. Avrupa kararının kendi işleyişi üzerinde bir etkisi olmadığını ve Avrupa mahkemesinin Polonya mahkemesi üzerinde yetkisi bulunmadığını savunuyor. Bu da kurumsal çıkmazın sürmesine neden oluyor.
Cumhurbaşkanı ve hükümet doğrudan karşı karşıya kaldığı sürece, reformların ne zaman ve nasıl mümkün olacağı belirsizliğini koruyor. Kesin olan ise Lüksemburg'daki kararın çatışmayı derinleştirdiği ve Polonya'daki siyasi ayrılığı daha da ortaya çıkardığıdır.

